Adnan H. Fişenk’in kişisel arşivinden: Doğanın içinde.
Adnan H. Fişenk’in kişisel fotoğraf arşivinden.

Bir şehrin geliştiğini anlatırken çoğu zaman yeni yolları, binaları ve yatırımları gösteriyoruz. Oysa aynı şehrin bir sabahında gölgesine sığınacak ağaç bulamayan insanın da anlatacağı bir şey var.

İlerlemenin ölçüsü, insanın ve doğanın günlük hayatında karşılık bulmadığında eksik kalıyor. Bir yere daha hızlı varmak önemli olabilir. Fakat vardığımız yerde nefes alabileceğimiz, suya ulaşabileceğimiz ve dinlenebileceğimiz bir hayatın bulunması da gerekir.

Yeşil alanın gündelik karşılığı

Bir park yalnızca haritada ayrılmış yeşil bir bölüm değildir. Çocuğun güvenle oynadığı, yaşlı bir insanın soluklandığı, komşuların karşılaştığı ve şehirde yaşayanların mevsimleri fark ettiği bir ortak alandır. Bu alanların değerini yalnızca kapladıkları yerle ölçemeyiz.

Aynı şey su için de geçerlidir. Musluğu açtığımızda akan suyun nereden geldiğini, nasıl korunduğunu ve yarın da aynı güvenle ulaşıp ulaşamayacağımızı düşünmek zorundayız. Doğa, hayatın dışında duran bir manzara değildir; hayatı mümkün kılan koşulların bütünüdür.

Bir ağacı korumak, bazen henüz doğmamış bir çocuğun gölgesini korumaktır.

Bu bakış, kalkınmadan vazgeçmek anlamına gelmez. Kalkınmanın neyi ve kimi güçlendirdiğini daha dikkatli sormak anlamına gelir. Üretim, ulaşım ve barınma ihtiyacını konuşurken toprağın, suyun ve canlı yaşamının sınırlarını da aynı masaya koymayı gerektirir.

Çocuklara bırakacağımız alışkanlık

Çocuklara doğayı sevmelerini söylemek tek başına yeterli değildir. Bir yetişkinin yere attığı çöp, gereksiz yere açık bıraktığı musluk veya zarar verdiği ağaç, söylenen sözlerden daha güçlü bir ders verebilir. Doğaya karşı sorumluluk, önce günlük davranışlarımızda görünür olmalıdır.

Birlikte yürümek, bir ağacın mevsimlere göre değişimini izlemek, bir canlının yaşam alanına saygı göstermek… Bunlar büyük bütçeler gerektirmeyen ama bakış açısını değiştiren deneyimlerdir. İnsan tanıdığı şeyi daha kolay korur; yalnızca uzaktan gördüğü bir manzaraya karşı aynı yakınlığı her zaman kuramayabilir.

Yerel yönetimlerin, okulların, ailelerin ve basının burada ayrı sorumlulukları vardır. Doğayı yalnızca bir felaket olduğunda hatırlamak yerine, gündelik yaşamın düzenli bir konusu hâline getirebiliriz. İyi örnekleri görünür kılmak, korunan bir alanın değerini anlatmak ve sorunu büyümeden konuşmak da haberciliğin katkıları arasındadır.

Gelecek kuşaklara yalnızca yapılar bırakmayacağız. Bir yaşama alışkanlığı da bırakacağız. Paylaştığımız kaynaklara nasıl davrandığımızı, başka canlılara ne kadar alan tanıdığımızı ve ihtiyaçlarımızı hangi sorumlulukla karşıladığımızı da bizden öğrenecekler.

Bu yüzden doğayı koruma meselesi uzak bir yarının konusu değildir. Bugün nasıl yaşadığımızın ve yarına nasıl bir hayat bıraktığımızın sorusudur.