Uluslararası ilişkilerde bazı kavramlar vardır ki birkaç kelimeyle ifade edilir, ancak taşıdıkları anlam milyonlarca insanın geleceğini etkileyebilir. Önleyici saldırı da bu kavramların başında gelir.

Bir ülkenin askerî yöneticisi, ihtiyaç duyulması hâlinde düşmanın saldırısını beklemeden harekete geçebilecek kapasiteye sahip olunmasından söz ediyorsa burada yalnızca silah sistemlerini değil, savaş ve barış anlayışını da konuşmak gerekir.

Aralık 2025’te Yunanistan Genelkurmay Başkanı Dimitrios Houpis’in Star televizyonunda yaptığı açıklamalar, Türkiye-Yunanistan ilişkileri bakımından bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Açıklamalar, iki ülke arasındaki güvenlik algısının ve askerî hazırlık anlayışının hangi noktaya doğru ilerlediğini sorgulamayı gerekli kılıyor.

Tehdit algısı mı, gerçek tehdit mi?

Devletler güvenliklerini sağlamak amacıyla askerî kapasite geliştirir, istihbarat toplar ve muhtemel krizlere yönelik planlamalar yapar. Bunlar devlet yönetiminin olağan sorumlulukları arasındadır. Ancak bir ülkenin kendi güvenliği için aldığı tedbirleri diğer ülkenin doğrudan saldırı hazırlığı olarak değerlendirmek, ciddi sonuçlar doğurabilir.

Çünkü askerî hareketlilik her zaman savaş kararı anlamına gelmez. Tatbikatlar, birliklerin yer değiştirmesi, lojistik hazırlıklar ve savunma sistemlerinin yenilenmesi farklı nedenlerle gerçekleştirilebilir.

Uydu görüntüleri, elektronik istihbarat ve askerî gözlem sistemleri bu faaliyetlerin belirlenmesinde önemli araçlardır. Ne var ki elde edilen verilerin doğru yorumlanması, verilerin kendisi kadar önemlidir.

Bir hareketliliği yanlış değerlendirmek, karşı tarafın niyetini yanlış okumak demektir. Yanlış okunan niyet ise bazen hiç kimsenin istemediği bir çatışmanın başlangıcına dönüşebilir.

Saldırmadan önce saldırmak çözüm müdür?

Önleyici saldırı düşüncesinin en tartışmalı yönü burada ortaya çıkar: Bir devlet, karşı tarafın kendisine saldıracağını düşündüğü için ilk saldırıyı gerçekleştirebilir mi?

Askerî açıdan böyle bir kapasitenin varlığı ile onun kullanılmasının hukuken meşru olması aynı şey değildir.

Bir devletin gelecekte tehdit oluşturabileceği düşüncesi, tek başına sınırsız bir saldırı hakkı doğurmaz. Birleşmiş Milletler Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaaya ilişkin hükümleri, bu tür değerlendirmelerin temel hukuki çerçevesini oluşturur.

Üstelik saldırı gerçekleşmeden alınacak bir kararın yanlış çıkması hâlinde ortaya çıkacak zararı geri çevirmek mümkün olmayabilir.

Türkiye ve Yunanistan için asıl mesele

Ege Denizi, iki ülkenin yalnızca coğrafi komşuluğunu değil, tarih boyunca oluşmuş ortak bir güvenlik alanını da temsil ediyor.

Türkiye ile Yunanistan’ın savunma hazırlıkları yapması, birbirlerinin niyetlerini sorgulaması veya farklı güvenlik politikaları geliştirmesi şaşırtıcı değildir. Ancak bu süreçte iletişim kanallarının açık tutulması, askerî tedbirlerin yanlış yorumlanmasını önleyecek mekanizmaların geliştirilmesi ve diplomatik temasların sürdürülmesi büyük önem taşır.

Güçlü bir savunma, saldırıya uğrama ihtimalini azaltmayı amaçlar. Fakat güvenliğin yalnızca silahların menziliyle ölçülemeyeceği de unutulmamalıdır.

Bazen bir telefon görüşmesi, yanlış yorumlanan bir askerî hareketliliğin doğurabileceği krizi başlamadan sona erdirebilir.

Devlet aklı, yalnızca en kötü ihtimale hazırlanmak değil, o ihtimalin gerçekleşmesini önleyecek yolları da geliştirmektir.

Çünkü gerçek güvenlik, savaşabilecek durumda olmak kadar savaşa gerek bırakmayacak bir düzen kurabilmekle de ilgilidir.

AGD Haber Ajansı’nda yayımlanan köşe yazısı.

Adnan H. Fişenk’in yazılarını kendi yayın alanında da takip edebilir, AGD’deki köşesine göz atabilirsiniz.

AGD’deki özgün yayın ↗AGD yazar arşivi ↗